93 Azerbaycan Darbesi
Çarşamba, Aralık 16, 2009 · Kategori: HUKUKSAL KONULAR
Darbeyi petrol devleri yaptı .....
MİT' e göre, Azerbaycan'da 1993'teki Devlet Başkanı Elçibey'in devrildiği darbenin arkasında İngiliz petrol şirketi BP var. İngiliz Sunday Times gazetesi Türk Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Azerbaycan'da 1993 yılında Ebulfeyz Elçibey'e karşı yapılan darbenin arkasında dev petrol şirketlerinin olduğunu anlatan raporunu ele geçirdi. Rapora göre, bugünkü Devlet Başkanı Haydar Aliyev'i iktidara getiren darbenin perde arkasında İngiliz petrol şirketi BP ve Amerikan Amoco var.
MİT'in raporuna göre, komisyoncular seçimle işbaşına gelmiş Azeri hükümetinin önde gelen yetkililerine Elçibey'e karşı Aliyev'e desteklemeleri için rüşvet verdiler. Bir MİT yetkilisinin söylediğine göre, BP Azerbaycan ile çok iyi bir petrol anlaşması yapmak istiyordu.
1991 yılında bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, sahip olduğu 200 milyar varil petrol rezervi ile uluslararası şirketlerin iştahını kabartıyordu. Azerbaycan pazarından pay kapmak isteyen petrol şirketleri kısa sürede Azeri mafyasıyla kol kola hareket etmeye başladılar. MİT belgelerine göre Azeri petrolünde daha fazla pay almak isteyen BP, 40 kişinin ölümüne yol açan darbenin ardından Ebulfeyz Elçibey'i indirerek KGB kökenli Haydar Aliyev'i iktidara geçirdi. Aliyev, iktidara gelince ilk iş olarak BP'nin başını çektiği konsorsiyumla "yüzyılın anlaşması" denilen 5 milyar sterlinlik anlaşmayı imzaladi. BP ve Amoco böylece Azeri petrolünü işletme hakkına sahip oldu.
Kolombiya'dan paralı asker getirdiler...
Eski MİT görevlisi BP yöneticileriyle petrole karşılık silah konusunda pazarlıklar yaptığını da anlattı. MİT görevlisi düzenlenen toplantıda aralarında BP'nin de bulunduğu petrol şirketlerinin Aliyev'e ve Azerbaycan başbakanına Ermenistan'a karşı destek önerdiklerini anlattı. BP'li yetkililer Kolombiya'dan getirtecekleri silahlar ve paralı askerler ile Azeriler'i Ermenistan'a karşı savaşında destekleyeceği sözü verdi. İddiaları BP de doğruladı.
Sabah gazetesinde yayınlanan bu haber aynı gün içinde MİT tarafından yalanlansa da Sunday Times gazetesinde yayınlanan belgenin BP yetkilileri tarafından kabul edilmesi oldukça ilginçti.
1993 darbesinin temelinde bağımsızlık yanlıları ile Moskova yanlıları arasindaki çatışmalardan yatıyordu. Bağımsız Azerbaycan'ın şair ruhlu devlet adamı Elçibey liderliğindeki bir grup ülkenin milli kaynaklarının dost ülkelerle özellikle Türkiye ile paylaşılmasını ve bu sayede uluslararası güçlere karşı bir denge oluşturulmasını savunuyordu.
Moskova yanlısı diğer grup ise buna karşı çıkıyordu.18 Haziran 1993 günü Cumhurbaşkanlığı binasına baskın planları hazırlandı. Milli ordu kurulması konusunda Elçibey'le anlaşmazlık yaşayan Hüseyinov'un askerleri Gence'de isyan çıkardı. İsyanın üzerine çekilmeye zorlanan Elçibey, Bakü'yü terk etti. Ulusal Meclis Başkanı Aliyev Cumhurbaşkanı olurken Hüseyinov da başbakanlığa atandı.
Bu olay uluslararası petrol şirketlerinin Azerbaycan'da gerçekleştirdikleri ilk operasyon değildi. Türk tarihinin ikinci Cumhuriyeti olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ni de (1918-20) büyük bir operasyonla Sovyet Emperyalizminin ellerine teslim eden uluslararası petrol şirketlerinin Azerbaycan da yaptıklarını araştırmacı-yazar Raif Karadağ'ın ünlü eseri 'Petrol Fırtınası'ndan birlikte okuyalım....
Almanlar Müttefiklerini atlatmaya çalışıyor
" Birinci Dünya savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Bu arada yaşanan sıkıntılar sonucu Rusya'da devrim gerçeklesmiş ve yeni yönetim Brest-Litosvk antlaşması ile savşstan çekilme kararı almıştı. 1918 yılının mayıs ayında Almanlar Von Kress komutasında 3000 kişilik bir birliği Rusların da izni ile müttefikleri Osmanlı'dan habersiz Gürcistan'ın Soçi limanına intikal ettiler amaçları Batum istikametine yürüyüşe geçen Türk ordusundan evvel bu şehri ele geçirmek ve Bakü'ye dogru ilerlemekti. Iki müttefikin arasına giren şey ise harbin kaderini ve seyrini değiştirebilecek unsur olan Petroldü... Ruslar Almanların Baku'yü işgal etmelerine ses çıkarmayacaklar buna karşın petrol sahalarından belirli bir hisse alacaklardı. Bu yüzden harekete geçen Alman birlikleri Türk Genelkurmayı tarafından yakından takip ediliyordu. Türklerden önce Baku'ye varan Almanlar Türk ordusunun komutanı Yakub Şevki Paşanın sert müdahalesi sonucu Baku'yu kisa sürede terk ederken Türk ordusu da şehirde fazla kalamıyor kasım 1919'ta İran üzerinden Azerbaycan'a giren İngiliz birlikleri Baku'yu işgal ediyordu."
Böylece 28 mayıs 1918'te kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti uluslararası petrol şirketi Royal-Dutch Shell'in kuvvetleri olan İngilizler tarafından işgal ediliyordu. 27 nisan 1920'de kızıl ordunun işgaline kadar hayatta kalan bu Türk Cumhuriyetinin başına gelenler sadece bununla sınırlı değildi...
Azerbaycan'ı kim tanımak istemiyor?
Yazar Raif Karadağ bu dönemde yaşanan tartışmaları bakın nasıl aktarıyor: " İngilizler Rusya daki petrol bölgelerinden çekilmekle beraber bu bölgeler üzerindeki hak iddialarından vazgeçmediler .Rusya ile yaşanan sorunu halletmek için harekete geçen İngiltere bu konuda beynimel bir konferans düzenlemesini istedi. Genova sehrinde düzenlenen konferansın Royal Dutch- Shell ile Amerikan Standart Oil Co tröstlerinin mücadeleleri ile sonuçlanacağı baştan belliydi. İngiliz ve Hollanda Petrol şirketlerinin ortaklığıyla kurulan Royal Dutch Shell elde ettikleri avantajların korunması için yeni kurulan Azerbaycan devletinin tanınmasını isterken, Rockfeller'ın sahibi olduğu Standart oil Tröstü daha sonra şaibeli bir sekilde hayatını kaybedecek olan ABD Başkanı Harding'e baskı yaparak Azerbaycan'ın tanınmamasını istiyordu.23 kasım 1920 tarihinde bu açıklamayı yapan ABD'nin bu açıklaması konferansta bomba etkisi yaratırken, ABD'liler aynı zamanda Ruslarla gizlice görüşmeler yürüterek bu bölgede daha önce satın aldıkları petrol sahalarının kendilerine birakılmasını istiyorlardı. Times gazetesinin Avrupa muhabirinin merkezine geçtiği telgraf Genova konferansını gayet iyi özetliyordu: ' Bugün Avrupa matbuati Neft (Petrol) ile doludur'"
Komünist rejimi Shell kurtardı
ABD ile İngiliz, Fransız ve Belçikalı temsilcilerin kendi aralarındaki sorunlardan son derece iyi yararlanan Ruslar sonunda Baku petrollerini millileştirdiklerini ilan ettiler. Ancak buna rağmen gerek İngilizler gerekse ABD hükümeti ısrarlarından vazgeçmedi. Diplomasi kurdu Britanyalılar Rusları yeni hükümetlerini tüm Avrupa'ya tanıtmak koşuluyla ikna etmeye çalışıyorlardı. Bolşeviklerin Londra Sefiri Yoldaş Krasin ile İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkilileri arasında yapılan gizli bir anlaşma ile Shell firması 3 yıl boyunca Baku petrollerinin alıcısı olmak koşuluyla Rusya'nın içinde bulunduğu mali krizden kurtulması için yüksek krediler temin etmeyi kabul ediyordu. Rusları bu konuda iyice ikna etmek isteyen İngilizler aynı zamanda 250 yıl boyunca Rus esareti altında inleyen Polonya ordusunu silahlandırarak Yeni rejimin üzerine gönderiyor ve Mareşal Pilsudsky komutasındaki Polonya ordusu, bolşeviklere büyük darbe vurarak Rusya içlerine kadar ilerliyordu. Baku petrollerinin başlarına bela olacağını ve yeni rejimin doğmadan öleceğini gören Komünist Parti yöneticileri İngilizlerin teklifini kabul ederken, İngilizler de tarihe 'Courson hattı' olarak geçen bir hat üzerinde Polonya ordusunu durdurmayı kabul ediyorlardı. Böylece Rusya'da kurulan Komünist düzenin ayakta kalmasını Shell firması sağlıyordu.
Gelişmeleri yakından takip eden Rockfeller ise ABD hükümetine baskı yaparak Rus petrolünün ABD tarafından satın alınmamasını istiyordu. Bu sayede Rusları hizaya getireceğini sanan Rockfeller Rusların yaptığı gizli antlaşmadan habersiz olduğu için Rusların kısa süre içinde gardının düşeceğini bekliyordu. Ancak gelişmeler ABD'nin beklediği gibi olmadı ve 1923-26 yılları arasında Azerbaycan petrolü Avrupa'ya aktı. Daha sonra Standart oil ile anlaşan Ruslar bu sayede epey paralar kazanirken, Kafkasya'nın kahraman evlatlarının özgürlük özlemi hüsranla bitti. Azerbaycan özgürlüğünü kaybetmesi petrolcülerin bir millete vurdukları ne ilk ne de son darbedir. Petrol için dünya haritasını bile değiştirmeyi başaran Petrolcülerin yeni hedefi ise Türkiye ...
Alıntıdır
DTP kapatılması
Pazar, Aralık 13, 2009 · Kategori: GUNLUK GUNDEM
Gündem de hepimizin bildiği DTP sinin Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılması var. Parti kapatmanın halk tarafından yapılması gereği üzerine durmayacağız. Her türlü melaneti yapın ama biz sizi kapatmayalım demek, çok da doğru değil....En uygunu belki şiddete direkt azmettirici ve fail olarak bulaşmamış olmadıkça kapatılmaması olabilir.
Bu kapatma kararı sanki ! bazılarımıza süpriz olmuş...Bence DTP yetkilileri bile böyle olacağını biliyordu. Aylar öncesinden söylemlerini, mitinglerini öyle bir havaya soktular ki adeta ''Bizi Kapatın'' dediler...Hiç unutmam bir gün bana Babam;'' sen anlarsın, bunlar niye böyle davranıyorlar, Anayasa Mahkemesinde Bunların kapatma davası sürmüyor mu ? '' dediğinde, ben direkt olarak, evet zaten kapatılmak için çabalıyorlar, dedim....Aynı kanaatimi hala paylaşıyorum...Hatta AK Parti açılım süreci DTP nin kapanmaması için değerlendirebilecekleri bir şanstı...Yumuşak siyasete geri dönseler, terör örgütü ile bağları olmadığını açıkça ortaya koyabilselerdi, kapanmayacaklardı muhtemelen...Peki neden bu yola saptılar...Önemli olan da bunun arka planına sirayet edebilmek. Kanımca son süreçte, genel olarak Devletten özelde ise Ak partiden istedikleri ödünleri! koparamadıklarını düşünüyorum. Konjoktör buna müsait de değildi zaten. Sonuç olarak süreci baltalama faaileyetlerine girişildi....Eylemler arttırıldı, sözde gösterilerle ekmek yedikleri devletin, sokaklarını koruyan polisleri ile çatışmaya kadar işi vardırdılar...Sonuç aslına bakılırsa kaçınılmazdı...Bundan sonra tahmin ediyorum ki; baltalama faaileyetleri iyice arttırılacaktır. Eylemlerin arttırılmasını, '' Çok Demokratik Olan Avrupa!'' nezdindeki ülkemiz itibarını zedeleyecek faailiyetlere gidilecektir. Türkiye'nin yasakçı bir ülke olduğu imajı verilmeye çalışılacaktır. Bazı Avrupa ülkeleri ise bu fırsatı değerlendireceklerdir. Zaten karşı oldukları Türkiye'nin AB üyeliğine bir takoz daha koymaya yelteneceklerdir. Peki ülke gemisinin kaptanları ne yapmalı?...İşte yöneticilik bu fırtınalı zamanlarda belli oluyor...Bir şekilde K.Irak suyu kesilmeli....Ayrıca İmralı'dakinin kulağı bazı işaretlerle çekilebilir...Olur ya, mesela Domuz Gribi filan olabilir!...Etrafta çok mikrop var!...Eee tabi Amerika!ya verilen sağ! bırakma sözleri ne olacak diyebilirsiniz...Belki söz verildi ancak ölümsüzlük garantisi de vermedik ya:)....Gerisi devletimizin görevi...!...Hürmetlerimle.13 Aralık 2009- Antalya- Müsteargazeteciyazar
ABDÜLHAMID HAKKINDA YANLIŞ BILDIĞIMIZ 10 ŞEY
Cuma, Aralık 11, 2009 · Kategori: YAKIN TARIHE ILISKIN MEVZULAR
Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid'in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.
2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.
3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.
4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?
5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak [şer örgüt] ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.
6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.
7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.
8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."
9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...
10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."
15 Şubat 2009, Pazar
KAYNAK: MUSTAFA ARMAĞAN
VATANDAŞ serzenişi (Anonim)
Perşembe, Aralık 3, 2009 · Kategori: GUNLUK GUNDEM
Ben dürüst, hiç kanuni suç işlememiş, vergisini muntazam ödeyen, trafik kuralları dahil her türlü kanun ve kurala uyan bir vatandaşım. Bir şahsa hakaretim bile yoktur.......Ama başkaları tecavüz ediyor, alkollü araba kullanıp sakat bırakıyor, insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor.v.s....ben onları vergimle hapishanede besliyorum ve çıktıklarındada mutlaka onlara iş veriyorum, ayrıca aramıza alıyorum ki tekrar tecavüz etsinler, sakat bıraksınlar, öldürsünler. Ben de düşünüyorum, aklediyorum ve sistemde yanlışlar buluyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarıyla çalışıyorum, yazıyorum, oy veriyorum..... Ama başkaları bölüyor, dağa çıkıyor, bomba atıyor, ağlamayana meme yok diye kırıyor, döküyor ve öldürmeye devam ediyor.......Ben onların maaşını ödüyorum, liderlerini besliyorum ve kardeşlerimi öldürdüğü için affetmeye zorlanıyorum. Ben tek çocuk sahibiyim. Doğuramadığım için değil. Sevgimi, ilgimi, bilgimi ve maddi gücümü en iyi şekilde bu insana yatırıp, onu onlarca insana bedel, akıllı, manevi değerler üretebilen ve yaşatabilen, kutsal sisteme saygılı bir insan yapmak istediğim için.....Ama başkaları 10’larca çocuk dünyaya getiriyor. Korunamadıkları için değil. Sayısal üstünlük sağlamak için. Sevmiyorlar, ilgilenmiyorlar. O çocuk dağa çıkıyor, o çocuk kapkaç yapıyor, o çocuk tinerci oluyor, o çocuk okumadığı için özgür olamıyor ağasına maraba oluyor yada bakamadıkları için dedesi yaşındaki birisine 13 yaşında satılıyor ve 14 yaşında oda doğurmaya başlıyor........ Sonra benden o insanlara merhamet duymamı ve benden alınan vergiler onları beslemeye yetmediği için ayrıca çocuklarını okutmamı istiyorlar. Ben marabaların kızlarını okutayım ki ağaları kendi kızlarına kilolarca altın takılan 40 gün 40 gece düğünler yapabilsin. Evlerini ısıtıyorlar benim vergilerimle yada kimbilir o kömürleri satıp sigara parası yapıyorlar. Oysa ben bu kış zamlı doğalgazı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum. Onlar 10’ar 10’ar doğurduğu için işsiz kalıyorlar ve batıdaki fabrikaları doğuya taşımaya zorluyorlar. Öyle ya merhamet etmek lazım. Batıdakiler işsiz kalsada olur malum onların sesi çıkmaz. Oysa toprak reformu, aşiretleri çözmek kimsenin işine gelmiyor. Çünkü oy için 10 000 insanı ikna etmek kolay değildir ama ağasını ikna etmek kolaydır. Ben daha maaşımı almadan vergim kesiliyor....... Ama başkaları vergi ödemiyor ve sıksık affediliyor. Benim maaşım belli. Ama stadyumda sünnet düğünü yapanın geliri nasılsa belli değil. Oysa biz evlendiğimizde düğün bile yapamadık. Biz evlendiğimizde alacağımız mobilyalarla doğaya zarar vermişizdir endişesi ile nikaha gelen herkese şeker yerine yüzlerce ağaç fidanı dağıttık, doğadan aldığımızı doğaya geri verelim diye......Ama başkaları ormanı yakıp yerine ev yaptılar, sattılar, kiraladılar, zengin oldular ve 2B ile affoldular. Benim babam ev alabilmek için 12 sene aynı işçi parkası ve pençeli ayakkabısı ile gezdi Çok şükür şimdi evleri var.........ama başkalarının babası devletin arazisi üzerine gecekondu yaptı şimdi mütahite sattı ve bir sitede 60 dairesi var. Ben dişimi fırçalarken suyu devamlı kapatıyorum. Meyve yıkadığım suyla balkonu yıkıyorum..v.s. Malum suyu israf etmeyeceğiz ya......... Ama başkaları golf sahaları yapıp çimleri için tonlarca su kullanıyor. Yada biryerlerde kaçak kullanıp para vermiyorlar. Ben bakanımızında tavsiyesine uyarak saçımı havluyla kuruluyorum. Ayrıca Maliye bakanımızın kızına katkısı olsun diye evlerimizi tasarruflu ampullerle donatıyoruz. A+ makinelerimiz var....... Ama başkaları kaçak elektrik kullanıyor ve faturalarını ben ödüyorum. Ben sağlık sigortamı istemesem bile ödüyorum........ama başkaları yeşil kartla gidip benim paramla muayene oluyorlar. Gerçekten ihtiyacı olana son kuruşuna kadar helal olsun. Ama bu ülkede kaç milyon yeşil kartlı var? Kaçı hak ediyor ? Ben sabrediyorum, bir yaratıcının var olduğuna bunların bir imtahan olduğuna inanıyorum. Ben doğru yol, iyi iş (salih amel) den hedef ne olursa hiç bir gerekçe ile (cihad, takiye..vs) her ne olursa olsun taviz vermiyorum......Ama onlar takiye diyor, cihad diyor, bu daha iyi diyor, uyduruyor, dinimi bölüyor, kullanıyor. Vergimle bakılan camide, vergimle beslenen imamın arkasında başım açık olduğu için namaz kılamıyorum.Oysa sadece Yaratıcınınn çağrısına uyup bir iman eden olarak Cuma namazlarında kardeşlerimle sorunlarımı paylaşmak istiyorum....Ama onlardan bazıları ritüel (adet) diyor, bazıları günah diyor, ellerinde başörtüleri ile gelip cami kapısında bekleyip bizi riyaya zorluyor, kendilerinde bizi camiden atma yetkisi olduğunu söylüyorlar. Yetkilerini Memur oldukları hükümetten alıyorlar, demek hükümet öyle istemiş diyorum. Rabbim istemez çünkü biliyorum Ama çok şükür onun bana şah damarımdan daha yakın olduğunu, camide olmadığını da biliyorum....Yinede keşke demekten kendimi alamıyorum. Öyle uzunki bu liste...biliyorum uzun yazıları okumayı sevmiyorsunuz. Her türlü adaletsizliğe rağmen doğru bildiğim yoldan asla dönmeyeceğim. Çok sevdiğim bir fıkra ile bitireyim Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış, her türlü kurala uymuş, içmemiş, zina yapmamış, uyuşturucu kullanmamış, kimseyi pataklamamış. Neyse bir gün ölmüş büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş melek sormuş : içmemişsin Adam : evet Melek : Kimseye el bile kaldırmamışsın Adam: evet Melek : Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın Adam : evet Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek : bir çift kanat getirin Adam heyecanla : Melek oluyorum değilmi? Melek : hayır kaz oluyorsun Fıkradır ama doğruyu söylemek gerekirse korkum kaz olmaktır. (Kaynak:meçhul, bana bir arkadaşım yollamıştı...) Farklı bir açıdan seslenilmiş....
MEÇHULE GİDEN ORGANİZE OKUR
Salı, Aralık 1, 2009 · Kategori: GUNLUK GUNDEM
İNSANLARIN kafasının karışık olması doğal, nitekim kaygılarını anladığım, benimle aynı görüşleri paylaşmasa da meselesini edebini kaybetmeden aktarabilen her kesimle, okurla aram gayet iyi. Onlar müsterih olsunlar şimdi.
Ama sen, mümkünse biraz utan.
Sen, yani tahammülsüzlüğünü ve kötü huylarını, kaprislerini ve şımarıklığını "devlete sadakat", "cumhuriyete bağlılık", "orduya sevgi" zanneden okur... Gerçi okumadığını ikimiz de biliyoruz, "okur" değilsin, ama organize olmuş moral bozukluğu ile konsantre edepsizliğin bileşkesi olarak, iki çift lafı hak ettin.
"Dernek seninle ilgileniyor, yakında işin bitecek" cümleleri suç unsuru içerir. Saçı başı bu kadar dağıtmasan, IP numarası diye bir şey var diyerek azıcık tedbirli olsan diyorum. İyi misin?
Kâh şeriat devleti kurmaya çalışmakla suçluyorsun, kâh milleti bölmekle, kâh laik düzeni yıkmakla, kâh askeri yıpratmakla, kâh Kürtleri şımartmakla, kâh Türklüğü aşağılamakla, kâh ülkeyi bölmekle...
Poyrazköy'e silah gömenler düzeni tehdit etmiyor ben ediyorum, öyle mi?
Koç Müzesi'ne, öğrenci ziyaretlerinden birinde en az 300-350 çocuğun havaya uçurulmasını sağlamak üzere bomba yerleştirenler, vatanı korumuş oluyorlar, ama ben vatana ihanet ediyorum, öyle mi?
Müslümanların gayrimüslimler üzerinde baskı kurduğu izlenimini yaratmayı, gayrimüslimlerin önde gelenlerini öldürüp suçu dindarlara atmayı planlayanlar cumhuriyeti koruyor, ben yıkıyorum, öyle mi?..
Komutanlara şantaj yapan da ben miyim yoksa? Binbaşı Levent Göktaş'ın ofisinde, Kafes Planı ile birlikte ele geçirilen belgelerde üst düzey komutanların aile hayatları, sevgilileri vs. hakkında bilgiler ve görüntüler olduğunu yazdı gazeteler. Ele geçirilen bu bilgi ve görüntülerle bazı komutanlara ayar verildiği iddia edilmekte... Yıpratılmasından deliler gibi endişe ettiğin kurum kendini yıpratmak için her şeyi yapıyor, ama sana göre bundan köşe yazarları ve işini yapan gazeteciler sorumlu, öyle mi?
Genç çocukların eline pimi çekilmiş bomba verip ölümlerine neden olan teğmen çok yerinde bir iş yapmış oluyor, ama yargıdaki iki başlılığı eleştiren bizler, katilden beteriz, öyle mi?
Dersim tartışmasının faturasını bile Sünnilere çıkarmakta, oradan alıp bana/benim gibilere(!) uzatmaktasın... Balık hafızanı iki tıkla, Dersim tartışmasını başlatan kişi Onur Öymen'di. Şimdi, katliama yan hasar muamelesi yapan Onur Öymen hatalı değil, Onur Öymen'e hata yaptın diyenler hatalı, öyle mi?
Gazetelere manşetler servis edilmiş, kara propaganda siteleri kurulmuş ve milletin bir bölümünü diğer bölümüne karşı suçlu durumuna düşürecek bir psikolojik harekât yürütülmüş, bunlar milleti bölmüyor, ama ben ve benzerlerim bölüyoruz, öyle mi?
Osman Pamukoğlu isimli emekli asker parti lideri bir zat, sırf mitingine katılan kişi sayısının ne kadar az olduğundan dem vurdu diye bir televizyon kanalını tehdit ediyor. "O adı saman mı, sap mı, o televizyonun uzantılarını, bütün saplarını, bütün samanlıklarını, hepsini yakacağız" diye konuşuyor, ama sana göre ülkeyi yangın yerine çevirenler "daha çok demokrasi" diyenler, öyle mi?
Adalet duygun çürümüş... Vicdanın içi boş konuşma balonu...
Kendini "iyi bir insan" zannettiğin için sağa sola nefret kusmakta haklı olduğunu düşünüyor, şecaat arz ederken bile sirkatin söylüyorsun. Defaatle, "Efenim, daha önceleri komşumun başörtülü mü, Alevi mi, Kürt mü, Çerkez mi, Laz mı olduğuna dikkat etmezdim; sizin gibi yazarlar yüzünden şimdi hepsine dikkat ediyorum ve bütün Kürtlerden, başörtülülerden, Lazlardan, Çerkezlerden nefret ediyorum" diyorsun.
Hiç kuşkusuz "nefret suçu"ndan "hobi" çıkarmayı da başarmışsındır: "2 numaralı daireden Makbule Hanım'a memleketten erişte geldi, otogara gidip paketi teslim aldılar, Esenler-Bakırköy arası nereden baksan 20 TL tutar. Bunlar AK Parti döneminde zenginleştiler, daha önce taksiye binmezlerdi." Allah bilir, "Farklılıklar zenginliğimizdir" cümlesinden de kıl oluyorsun...
Hakkını yemek istemem, tabii ki senin de tahammül edebildiğin "farklılıklar" vardır; sen hamsiyi tavada severken komşun "Mangal iyidir" diyor olabilir ve bu durumu "hoşgörüyle" karşılayabiliyorsundur mesela.
Buradan devam et, bu şekilde 178 yılda belirli bir olgunluk seviyesine gelebilirsin ama bil ki şu an için tebrik edilebilir durumda değilsin.
Ben içindeki cuntalardan arınmış bir ordu, bir vatan, bir bayrak, bir hukuk devleti istiyorum. Ve kalıyorum.
Peki sen?
Ağzında savaş narası, elinde kibrit ve benzinle nereye gitmektesin öyle?
-------
Nihal Bengisu Karaca HABERTÜRK-25.11.2009 13:34
| |